« Önceki | Sonraki »

4/4/2008

Geç Kalmış Bir Susuş ve İnsan!

Nereye gidiyorsun ey insan!

Bak insan diyorum sana! İnsan… Peki, sen inanıyor musun insan olduğuna? İnanıyor musun gerçekten “inandığına” ? İnancına, inanman gerektiğine, neye ve neden inandığına? Sen sen ey insan! Nasıl yaşıyorsun? Dur dur! Sen yoksa yaşadığını mı sanıyorsun? Nedir senin için yaşamak?

Fecir vakti O’nu düşünerek açıyor musun gözlerini? Ellerin, ayakların kıpırdıyor mu? En önemlisi kalbin atıyor mu? Fark ediyor musun, bugün de nefes aldığını? Sen yaşıyor musun ey insan? ! Tenin sıcak mı, soğuk mu? Hissettiğin duygunun adı ne? Üşüyor musun, terliyor musun ve gerçekten hissediyor musun?

Yaşamak nedir senin için söyle? ! Açtın gözlerini… Ellerin, ayakların kıpırdıyor… Tamam, kalbin de atıyor… Peki, yeterli mi bu oluşlar yaşamana? Yerinden doğruldun, bastın yeryüzüne… Bunlara “izin verenden” bihabersen yaşıyor musun söyle?!

Adım attın günün kalbine… Çevrende eş, dost belki… Ya yalnızsın ya da paylaşıyorsun; o yaşadığını zannettiğin hayatı sevdiklerinle… Sesler geliyor harmanlanmış güzelliklerle… Hepsi hitap ediyor sana… Mutlu oluyorsun duyduklarınla… Mevsim belki yaz, belki de kış… Ya bir kuş sesi var dışarıda, ya da yaz yağmurunun çatı üzerine vuruş sesi… Yani ıssız değil hiçbir yer… Peki, farkında mısın duyduğuna? Ve bu yaşamak mı ey insan söyle?! Sen inanıyor musun gerçekten yaşadığına?

Hissediyorsun şimdi soğuğu ve sıcağı… Sol yanında bir et parçası ki; bütün bedenin onun elleri arasında… Bir kıpırtı, bir hareket var; gün içinde belki de hiç hissetmediğin… Oysa seni ayakta tutan, sana sevgiyle ya da nefretle baktırtan o… Ah be insan! Sen bir kalp taşıyorsun… Yoksa taşıdığını sanıyorsun! İnsan! Sen kalbini biliyor musun? Nedir senin için kalp, söyle? !

Gözünde iki damla belirirse kalbin sızladığındandır… Sesini duymak istediğin birine hasretteysen, kalbindir o özlemi, o hasreti taşıyan. Yüzünde bir tebessüm oluştuysa, bil ki o et parçasına Yaradan sevgi koyduğu içindir ki; o et parçası “sahibini biliyorsa” hep tebessüm kardır…

Hiç düşündün mü ha bir kalp taşıdığını? Ey insan! Sen ne kadar da bencilsin… Bilmiyorsun ki o olmasa sen hiçsin! Bilmiyorsun ki taşıdığın her uzuv onunla hareket eder… Ah insan! Bak, hala insan diyorum farkındaysan! Biliyorum, diyorsun ki; “ Bana mı sesleniyorsun?” Yoksa sen insan değil misin? Bilmem… Belki sen öyle olduğunu zannediyorsun…

Düşüncen var bilirim… Seni her gün güzelliklerden alaşağı eden… Bir de nefsin ki;  gaflet kuyusuna adım adım sürükleyen… Ne demeli bilmem ki! Kişi kendi iyiliğini istemezse başka fani onu ne kadar düşünür? Kendinden çok düşünür ey insan! İnan kendinden ve nefsinden çok düşünür!..

Şimdi asrısaadete uzan bir an… Kapat gözlerini… Emri verdin, kapandı gözlerin… Eğer ki “biliyorsan” düşün şimdi Efendimizi. Sen ki O’ndan asırlar sonra gelecektin… Ne görmüştü seni, ne de bilmişti… Karşı komşun değildir; senden bir şey bekleyerek iyilik yapan! Oğlun ya da kızın değildir O; menfaatle seni sevip, canım diyerek sarılan… Kara gözlerine vurulan, sesine aşina olup vazgeçilmezi olduğun eşin değildir O! Demem o ki ey insan, O Peygamberin! O seni görmeden seven! O senin için gece gözyaşı döken… Senin belki adını bir kere bile aşkla anmadığın halde sana “kardeşim, ümmetim” diyen…

Ne o! Ağır mı geldi insan! Kaçırıyorsun gözlerini… Yoksa bir vicdanın olduğunu mu hatırladın sözler içine dokununca? O zaman şükret Yaradan’a hala vicdanım var diye… Hala bir yazı okuyunca, bir gerçeği duyunca sızlıyor diye…

Ah ben insan! Ne mutlu sana… Hatırladın ben insanım diye… “Ben dünyaya insan suretinde, sağlam, ayakları yere basan, gören, hisseden, duyan, dokunan, ağlayan, gülen biri olarak geldim… Bir kalbim var; Allah’ı (c.c) biliyor. Bir dilim var; O’nu zikrediyor. Ben yürüyen, koşan yani sapasağlam…”

İnsan! Demek insansın ha! Bu dünyaya neden geldiğini biliyor musun peki? Vazifen ne, ne için yaratıldın? Tamam geldin… Tamam sağlamsın… Peki, gerisi yok mu? Ye, iç, gez, toz, ağla, gül, bağır... Ah insan! Sen yaşamak diye buna mı diyorsun? Öyleyse Ashap yaşamamış… Evliya hiç gelmemiş dünyaya! Peygamberimiz (s.a.v) yaşamayı mı bilmiyordu yoksa? Yaradan sana öğretmiş de en sevdiği, bütün âlemi O’nun adı için yarattığı “Sevgilisine” mi öğretmemiş?

İnsan! Demek yaşıyorsun… Ah gafil ah! Sen bal gibi de yaşadığını sanıyorsun… Anlayacaksın biliyor musun? Fakat bu dünyadaki gibi; nasıl bir şeyi elinden kaçırdığında onun değerini anlıyorsun, işte ölüm meleği gelip o farkında olmadığın, taşıdığını sandığın ruhunu aldığında duracaksın… “Ben nerdeyim? Ah be! Ben insandım, yaşıyordum, yaşadığımı sanıyordum!” diyeceksin.

İçinde taşıdığın ve her gün hareket halinde olan ama senin ı koşuşturmada, iş peşinde, para peşinde ya da peşinde koştuğun her ne ise, farkında olmadığın o et parçasının o an farkına varacaksın… “Durmuş!“ diyeceksin… Yani görevi bittiğinde, yani değerini yitirdiğinde, hiçbir özelliği kalmadığında, aç kalmış bir hayvana verdiğinde bir lokmada yutacak küçük bir et olduğunda… Hani seni ağlatan, sevgilerle coşturan, kör kütük aşık olan, bazen sancılarıyla seni uyutmayan o kalbin çok geç farkında olacaksın…

İşte böyle insan! Bak hala insan diyorum sana… Yalan diyorsam söyle, vur yüzüme! İnan gocunmam… Ben de senin gibiyim… Fani, geçici, kendini bilmeyen ve yaşadığını zanneden…

Sen şimdi bana doğruyu söyle!

Sen nereden geldin?

Sen nereye gidiyorsun?

Yaşıyor musun, yoksa sen yaşadığını mı sanıyorsun?

 Zehra Öner

01.04.08  

00:30

3/23/2008

Sana Meryem'in temizliğiyle gelmek istiyorum YA RABB

 

Sana Meryem'in temizliğiyle gelmek istiyorum YA RABB!

Sana Meryem'in temizliğiyle gelmek istiyorum.Günahlarla

kirlenmeme izin verme.Sana Musa'nın duasıyla geliyorum.Seytana uymam için

peşimden koşanlardan kurtar beni.İsmail'in tevekkülüyle boynumu büküyorum,

beni ve soyumu Sana kul olarak yaşat.Sana İbrahim'in şefkatiyle geliyorum.

Sana gelmeme engel olan şeyleri bana göster ki onları kurban edeyim.Sana

İsa'nın ruhuyla geliyorum,beni katina almanı diliyorum.Sana Yunusu'un

duasıyla yalvarıyorum.Beni yutan nefsimin karanlıklarından

kurtarmanı beklıyorum,beni selamet sahiline ulaştır.Sana Yusuf'un gömleğiyle

geliyorum.Beni düştügüm ümitsizlik kuyusundan çıkarmanı diliyorum.Sana

Muhammed'in (a.s.m)kulluğu ve askıyla geliyorum.Ubudiyetimi Mirac'in

sirriyla taclandırmani diliyorum.

AMİN ...

3/21/2008

Taş İdim Kalp Oldum!

Güçsüz, takatsiz bedenlere yüklendi…

Can kokan taşlardan medeniyet inşa etmeye kalkıştı firavunlar.

Ölümsüz kalmak için taşa oydurdular çehrelerini

Ebediyet taş idi onlar için.

Geleceğe uzanan binalarla övünüp taştan mezarlar yaptılar

Kendilerine uyarıcılar geldiğinde

“ Bize uğursuzluk getirdiniz. Bundan vazgeçmezseniz sizi taşa tutar, eziyet eder, elem veririz.”dediler.

Bir kez daha kan döktüler taşlarla.

Çaresizliklerini fark ettiklerinde elleri taşa sarıldı. Aciz bırakan her şeyden kurtuluş sandılar taşı; hakikatten, ölümden, kaçışı olmayanda. Hâlbuki taştır cehennemin yakıtı.

Babil’den bu yana gökyüzüne çıkmak için yığılmış taşlar dağ gibi. Oysa dağa, taşa yüklenince sorumluluk çekilmiş, kaçılmış ondan.

Sadece beşer almış bu emaneti, sonra düşmüş, taşa muhtaç sanmış kendini. Taştan ilahlar yaparak önünde diz çökmüş. İbrahim boynuna asmış baltayı taşın.

Demişler;

“Nasıl olurda bir taş baltayla zarar verir?!”

Demiş;

Zarar vermeyenden fayda bekleme!

Taştan binalar, yollar, duvarlar, gökdelenler…

Medeniyet; taşlarla övünen akıl…

Taşlara sığınanlar hep toprağa salmışlar ordularını. En değerli taşların toprağın derununda gizlendiğini bilmemişler, anlamamışlar toprak zerrelerinin enginliğini. Oysa toprağa bırakmış İbrahim sevdiklerini… Allah’a sığınmış… İsmail su bulmuş toprakta korumuş annesi… Suya bırakmış annesi Musa’yı, korumuş. Taşlardan toprağa sığınınca Musa uzakta ateş görmüş anlamış

“Benim ben!” demiş

“Allah!” demiş.

Toprakla terbiye etmiş Musa kavmini.

“Aklımız Allah’ı neden almıyor?” diyenlere “dağa, taşa bak!”demiş.

“Rabbi göster!”  diyince parçalanmış dağlar.

Toprağa dikilmiş bir taştır nihayet; yitirilmiş bir cana işaret eden. Başlarına taş dikildiğinde ebediyen susmuş toprak olduğunu unutanlar ve bir gün yatarken yaşın üstüne, er kişi diye, ne er kalır ne kişi sevdiklerinden. Yatarken taşın altına sevdiysen Rabbi, sevdiysen Nebiyi o kalır. Kutlu Nebi Allah’a yöneldiğinde taştan eve çevirdi yüzünü, taştan ev sonsuza dek kıble gâh oldu, oraya varmak hac oldu, hacı oldu oraya varanlar. Herkes onun getirdiği değerler etrafında birleşti. Kötülüğe, şeytana taş attı hacca varanlar.

Topraktan yaratmış Âdem’i Allah. Musa toprağa vurunca sular yarılmış, İsa adım atınca kanat germiş melekler. Hangi toprağa basmışsa ayağını kerem sahibi Elçi bereket olmuş. Taşa basmış İbrahim kurar iken Kâbe’yi. İzi çıkmış ayağının sevinmiş, makamı İbrahim olmuş. Taşa basmış Nebi yükselirken miraca, taş değer olmuş. Put olmaktan kurtulmuş, her şey yerli yerine oturmuş. Taşlar Allah‘a yönelmiş ondan sonra. Allah korkusuyla inmişler zirvelerden. Hissedince günahı kararmış Hacerül Esved, bembeyaz bir taş iken. Nebi öpmüş, sahabe öpmüş, hacı öpmüş, Nebiyi öpmüş taş tavaf oradan başlamış. Tevazu yüklü taşlardan mescitler kurmuş Resule tabi olanlar, secdeye varmışlar huzurunda Allah’ın, sadece ona sığınmışlar. Hıra’da dururken görmüş Nebi ufukta apaçık, örtüsüne bürünmüş önce, sonra kalkmış, uyarmış, taş kesilen zihinleri açmış. “Allah !“demiş, “Allah!” demiş Bilal taşının altında.

Taş; “ Allah!” demiş.

Dedi; konuşmaz taşlar.

De ki; o gün diller taş kesilir, eller, ayaklar haber verir yaptıklarından.

Taş vardır; içinden ırmaklar fışkırır. Taş vardır; yarılır, içinden sular akar. Taş vardır; Allah korkusuyla düşer.

Dedi; su çıkmaz taştan.

De ki; ya Musa asanı taşa vur!

Her taş yerine oturdu dokununca Nebi.

“ O, el emindir!” dediler.

 “Siyah taşı yerine kimin oturtacağına o karar versin.” dediler ve henüz seçildiğinden habersizken bile adalet yaydı, güven yaydı, barış yaydı insanlara. Nebi olduğunda bir medeniyet kurdu gönle giden, ilime üreten, adalet yayan. Zaman geldi taş taşıdı, vakit geldi kalp okşadı. Yetimin başına koyunca elini Nebi onun elinden mahrum kalan yetim oldu. Zengin oldu kendini fakir sanan, fakir kaldı onu anlamayan. Nihayet taşı aşmayı öğretti gönülle, sevgiyle, duyguyla, akılla, sağlıklı bilgiyle.

Dediler; yenilik yoktur ki onda.

De ki; hepimiz yenilendik.

Mahcup oldu Taif de Resul’e atılan taş.

“Bilmiyorlar “dedi af diledi âlemlerin rahmeti. Bilmiyorlardı, bilmek istemiyor, direniyorlardı.

“Sizden biriyim!” dedi Nebi…

“ Sevgi” dedi, “Kardeşlik” dedi, “Adalet” dedi.” Merhamet” dedi.

“ Din dürüstlüktür” dedi. Buyurdu; din müsamahadır, kolaylıktır, samimi olmaktır.

Anlamadılar, konuştular, sırt çevirip toprağa taşa verdiler yanlarını, taş yıkılıverdi. Suçladılar, değer

 bizdedir dediler, böbürlendiler.

Nadan ne bilsin, nerde bir değer varsa üzerinde Muhammed’in kokusu vardır, nerde Nebi’den koku varsa o değerlidir.

Dediler; efendi ne getirdi kılıçtan başka?

De ki;  taş idim, kalp oldum!   

 

Hasan Karaca

3/19/2008

O geliyor...

Alem sancılar içinde

Ses geliyor müjde niyetiyle

Yer gök ne duruyorsunuz

Yıkanın, arlanın kirlerinizden…

En güzel insan teşrif ediyor

O geliyor o

Rabbimizin İsmini isminin yanına yazdığı Muhammed Mustafa S.A.V geliyor.

Toprak yeşertsene filizlerini

Bulutlar döksenize damla damla rahmetinizi

Yollar uzayın yâre doğru

Ey ümmetim diye seslendiği insanlar

Siz asın yüzlerinize özlemli maskelerinizi

Gel efendim diyerek açın kapılarınızı..

Toplayın evinizden Efendimiz görmesin günahlara daldığınız eşyalarınızı

Gaflet örtüsünü bugün kaldırın üzerinizden

Beyazlar giyin…

Bugün doğdu efendiler Efendisi

Kuşatın gül kokularıyla bu âlemi

Sahte gözyaşları çekin gözlerinize

Nefsinize söz geçsin bugün Mevlit Kandili..

Hasretiz sana ya Resul Allah diye sızlanın…

Ey insanlar hadi sarılın salâvat hatimlerine…

Bugüne has dualarla süsleyin sözlerinizi

Secdelere varsın alınlarınız…

Şefaat ya Resul!

Şefaat ya Resul!

Hangi yüzle geldim kapına demeden haykırın gönülden…

Öylesine bir doğum değil ey yeryüzü

Üzerine basacak olan Nebiler Nebisi…

Ateşleri söndüren, putları deviren, sevgi yumağı, .nur tanesidir bu gelen…

 

 

Özümüzdeki sevginin kaynağıdır o

Bizi biz yapan ama bizim anmadığımız

Seviyoruz dediğimiz ama sünnetinden kaçtığımız

Vefanın can damarı, daima ayakta duran vefa sancağı

Kuranı ayet ayet yaşayan, O kuranın gerçek anlamı..

O geliyor duydunuz değil mi?

Radyolar, televizyonlar duyurdu haberini…

Bugün Peygamberimiz doğdu kutlayalım dediler…

Yazıldı yine efendimizi anlatan şiirler…

Bugün ortaya çıktı sevginin eylemi cümleler…

Asırlar önce gelen Nebiyi şimdi mi sevdiler…

Her günü onun gibi yaşamaktan acizler…

Kalplerini yoklamadan, yalnız mübarek olsun demekle yetindiler…

Ah Efendim!

Şimdi ben de bu dediklerimin içinde

Bende Sen’sizliğin sefilliğinde…

Zehra öner

19.03.08

 

 

 

 

3/9/2008

gidisine hazırım artık....

 

Gidişine hazırım artık...

Koyu kara gecelerin puslu yalnızlığına bırakarak git artık sevgili…

Senden gelecek en güzel yalnızlığı giydim üstüme…

Hazırım götür beni sensizliğe…

Bakışlarıma erişen uçsuz bucaksız bir sır ol…

Umudumu uzaklığına gömerek git sevgili…

 

Dertliydik yar…

Dilimize gelmeyen bir yığın sözü yutuyorduk…

Mevsimsiz ayrılıkların kurbanı olmuş ve yârin terkine uğramıştı yüreklerimiz.

Derman arayandın…

Derdime yanandın…

Gece boğuluşlarımı sesinle susturandın…

Ne zamansız geldin bilmezsin…

Yenilgimi kabullenerek olağan bir hal ilan ederdim ben oysa…

Payıma düşen ayrılıklara alışmıştım…

Biriktirdiğim ne çok yalnızlık vardı avuçlarımda…

Sen yalnızlığıma ortak oldun ama bilmez misin yalnızlık tek kişiliktir?

Yaşayarak büyüyordum işte…

Seni yaşamak da varmış kaderde…

 

Geldin ömrüme…

Yıkık bir günün kilometrelerce uzağından düştün gözlerime…

Mavi değildi geçmişim…

Maganda kurşunlarına siper olmuştu yüreğim…

Kim, nerede bilinçsizce ateş ediyorsa o ateş gelir beni bulur ve paramparça ederdi içimi…

Sende böylesi bir ateş saldın işte…

Kördüğümü çözemedi ellerin…

Kalabalıkların ardında kalan yosun tutmuş suretime bir tokat gibi indi gözlerin…

 

Asırlarca öncesinde yaşanan bir hikâye gibi hatırlarım seni…

Benliğime kattıklarını anımsadıkça gözlerime yaşlar birikse de silemem ismini…

Kırıklarım dağılıncaya kadar koştururum yokuşlarda…

Uçurumlara salarım intiharlarımı…

Fakat sensizlikten düşen bedeni hangi kayalar parçalar ki artık?

Hangi sular öldürür sen’sizliğimi sevgili?

 

Lehçemi bozguna uğrattı bu susuşlar…

Yaradan’a sığınmalarım arttı seni seveli…

Dualar birikti dilime…

En sevgiliye uzattım titreyen ellerimi…

Terkine yenik düşen bütün zamanları şahit tuttum…

En güzel’e vardı kirpiğime sarmaşık gibi dolanan yaşlar…

Yere doğru düşen bedenimi biranda tuttu; Münker ve Nekir…

Takdir-i ilahi diyerek şükrettim Yaradan’a

Davahi-s seb’de anılan isimlerin arasına katmak istedim adımı…

Bir dirhem kalmak istedim dudaklarının arasında…

Kimliğime yazılan ismin anlamına sığındım sonra…

Ne çok istedim bilmezsin o isimle anılmayı…

 

Gittim yar…

Huzur’a varmak ümidiyle hayalime sığdırdım o koskoca âlemi…

Meşakkatli yolları bırakmayı umarak kapadım gözlerimi…

Eşkâlimi perdeler ardına saklayarak sindim yokluklara…

Senden ebedi bir kopuş rüyasına daldım…

Seyrimden düze çıkmaya çalışan manzaraları tuvalimdeki renklere boyadım…

Artık serde kalma vaktin gelmişti sevgili…

Yaşa(tama)dığını kabullenme vaktin gelmişti…

Fecir-i sadık bir an değmeliydi artık ömrü baharıma…

 

Gittim yar…

Nabzımı yoklayan “git” sözlerini kazıdım beynime…

“Derme çatma bir sevdayı taşıyamam” dedi sessizliğin…

Kabuğu soyulmuş yaralarım istemiyor senden gelen yamaları…

Ko(R)kusuna alıştım ben ayrılıkların…

Senden de vefa beklemedim ki!

Biliyordum bir gün benden aldıklarını ve nasıl acılar bıraktığını bilmeden gideceğini; beni ayaza uyak düşüreceğini…

Sen; ızdırabıma bir basamak olacak kadardın…

Gizli tümceler ardında bir “ah”dın…

 

Artık git yar!

Suyun akışını seyrederken solan çiçeğin sevdasını tattım…

Iraklığına ucuz cümleler kurmaktan hiç yorulmadın...

Yorulmadın; damarlarıma ilik ilik kor düğümlemekten…

Sabrımın üzerine yürüdü yokluğun…

Yalpalandım…

O an kalbimden binlerce ah düştü sevgili…

Öyle bir ah ki; Seni sevmek bir ömre sığmazdı…

Ve sensizlik hiçbir dille anlatılamazdı…

Bedelini ödedim aşk’ımın…

Nahif bedenime yakışır bir dertle muhattabdım…

Alnımı süsleyen gözyaşlarıma and olsun ki ben sen’sizlikte yaşa(ma)yacağım!

 

 zehra öner

 

3/9/2008

nefretim olmadan git!...

 

Ne acıdır ki artık sevdiğim değilsin…

Kıymetini bilmedin ne aşkımın ne de benim…

Doğrusu kıymeti bilinecek kadar ben değildim…

Unutulmuşlar arasına girmek istedin ısrarla…

İşte şimdi sen de git benden uzağa…

Can yakmalarını ölesiye çektim sineye…

Hep sevdim ama hep sevilmedim…

Damarlarımda kan değil sanki sevgi dolanırdı…

Kimi görsem kansız;yani aşksız seve seve verirdim son damlasına kadar…

Bitmez sanırdım…

Benden aldıklarıyla onlarda sever sanırdım…

Ama olmadı…

Kimi sevdiysem yaktı canımı…

Anlımdaki yazgıda yasak oldu adı…

Açtığım her kutsal kitapta haram oldu yanı…

Çıktığım yollar engelledi…

Taşlar kanattı ben yine pes etmedim…

Ama sen…

Sen bitirdin beni ey!

Tükettin sevmelerimi…

Ne kadar dermanım varsa çektin götürdün benden…

Soldurdun yazı bekleyen hercai menekşelerimi…

 

Git ey!

Şimdi sen de git ne olur!

Zaman dolmadan git!

Yetti bana bu kadarı gayrı…

Fazlasını kaldıramıyor artık bedenim…

Çöktü sapasağlam aşk duvarlarım…

Harabeye döndüm görmüyor musun?

Ey!

Sensizliğe dayanamayandım bir zamanlar…

Ama şimdi ne olur git!

Nefretim olmadan git!

Canım daha da yanmadan git!

Suskunluğuma gömülsün bildiğim tüm sözcükler…

Hiçbir an kalmasın belliğimde…

Unutayım adında saklı tüm harfleri…

Çorak toprakların ılık sularına gömülsün her biri…

Yetsin artık bu sancılar yetsin…

Bundan sonra anmasınlar adımı…

Kimde ne kadar varsam atsınlar beni ıssız mahzenlere…

Çürüsün benden olan, bütün kalamamış parçalarım…

Sıratım olursan düşerim bilmezsin…

Adımla yanarım kavrulurum…

Gerçi ben sen’sizken zaten yandım kül oldum…

Çoktan elekten geçti gri tozlarım…

Ağaç köklerine renk saldı duygularım…

 

Şimdi git ey sevgisiz…

Al benden kendini…

Bağrımda izlerini bırakma ne olur!

Baktıkça dolmasın gözlerime sensizlik…

Seyrimde kalan yalnızca boşluklar olsun…

Varsın mazbut çehremle dertleşsin gözlerim…

Varsın dilim lal kesilsin…

Duymasın sessizlikle, sensizlik arasındaki farkı kulaklarım…

Kan ağlayıp kan susarım…

Ama şimdi git!

Nefretim olmadan…

Sevgimle yoğrulmuş yüreğinle git!

Soğuk kalmasın, üşümesin…

Yersiz yüreğimdeki yerin fakirleşmeden git!

 

Bozgun vuran saçlarıma aklar düşmeden git!

Titreyen ellerime karlar yağmadan

Çömeldiğim sensizliğin dibinde sırtım kamburlaşmadan git!

Hasretim gün yüzüne çıkmadan git sevgili!

 

 

Zehra öner

 

3/9/2008

susuyorum.........

 

Yangın yeri gözlerinden düşen kıvılcımlarla tutuştu yüreğim…

Önce ağlayan, sonra çığlık çığlık susan bir ben çıktı karşına…

Ellerimde titrek harfler dolanıyor…

Parmak uçlarım buz kesmiş…

Nefesim öyle yetersiz ki; ısıtamıyorum ellerimi…

Yüzümde geceden kalma gözyaşlarımın izleri geziniyor…

Her biri derin bir boşluk oluşturmuş…

Ellerimi üzerinde gezindirirken parmaklarım kanamaya başlıyor…

Her yanı kan kokusu sarıyor sevgili…

Aşkım kan ağlıyor…

Ben kan susuyorum…

Sen kan sunuyorsun…

 

Ceplerimde dilime yakışmayan biz kadar susuşlar…

Kimse bilmez ama paylaşılacak kadar bütünleşmemiş bir aşkın susuşlarıydı bunlar…

Anlattığım kadar, hatta daha fazlaydı seni susuşum…

Her an senleşerek geçti bu günler…

Dilime dolanmış tek bir cümle gibiydin…

Gerisini getiremediğim, azıma tıkanıp kalan bir cümle…

Duymak isteyen çoktu seni ve bilmek isteyen çoktu içimi…

Fakat ben sustum kimse duyamadı seni ve sen yoktun kimse bilemedi beni…

Birbirimizi tutsak ettik yokluğumuza…

Ben sensizlikle paylaştım seni, sen bensizliğin tadına bile varamadan sustun beni…

Bu nasıl bir zıtlık sevgili?

Ve ben böylesi nasıl sevebildim seni?

Bir ses uyanıyor semadan…

Çığırından çıkmış yokluğuna isyan edercesine haykırıyor…

Bomboş bir hayatın ucunda

Sıyrık düşüncelerle sana sesleniyorum…

Ellerimde karanlık, faili meçhul seni sevmelerin ipuçları geziniyor…

Ben demeye kalmadan her yanımı sensizlik sarıyor…

Geceyi büyüten o suskun bakışından sabahın son demine sığınıyorum…

Üşüyorum…

Bir yorgan deyip üzerime örttüğün demli gözlerin ısıtmıyor; daha çok titretiyor bedenimi…

Kan revanım bu diyarda sevgili…

Her dem hüzün…

Her dem sensizlik…

Alışılmış bir ben değil çevremde dolanan…

Leyla diyorlar, garip diyorlar, suskun diyorlar artık bana…

Ah bal tadındaki bu sevda!..

 

Bir bilinmezin gözlerinden sızan ışık, yollarımı aydınlatır şimdilerde…

Aşkın varlığımı perişan edip yokluklara gömerken

O elleriyle gülücükler çizmeye çalışıyor yorgun suretime…

Ceset ceset üzerimizden ne kadar aşk geçse de

Yılmadan, susuşların suskunluğa boyandığı an için

Birlikte savaşıyoruz sensizlikle…

 

Ne göründüğüm kadar kelimelere sahibim bu satırlarda

Ne de kelimelerim benden kalan tek şey sana…

Yaşam belirtilerim azalıyor her geçen gün…

Simam daha çok ölü soğukluğunu andırıyor…

Anlaşılası güç durumlarda kendime yetemiyorum…</